Dijitalizasyon/Teknoloji

Mucizeler her zaman yaşanır!..

13 Haziran 2013

2010’lu yılların başlarında bulunduğumuz bu dönemde yeni teknolojilere yönelik çok büyük beklentilerimiz var. Örneğin Federal Almanya Hükümeti adeta bir gecede nükleer santralleri kapattırıyor ve deniz rüzgâr santralleri, biokütle, enerji tasarrufu teknolojileri, “akıllı” elektrik şebekeleri ve belki de Afrika çöllerinde devasa bir güneş enerjisi santrali gibi yeni teknolojiler sayesinde bunu telafi edebileceğini iddia ediyor. Teknolojik yapılabilirliğe olan inanç bu olsa gerek!

Teknoloji ‘nelere kadir’?
Şu anda yaşadığımız teknolojik iyimserlik, elbette 100-150 yıl önceki iyimserlikten daha farklı bir nitelik taşıyor. Örneğin 1851 yılında, dünya kamuoyu Londra’daki Kristal Saray’a ayak basıp, 1. Dünya Fuarı’nın* mucizevî yeniliklerini hayretler içerisinde izlerken, dünyanın durdurulamaz bir şekilde daha iyiye doğru geliştiğinden, insanın teknolojiye hükmettiğinden ve teknolojinin insan hayatını daha zengin hale getireceğinden emindi. Belki o kadar geriye gitmeye bile gerek yok, kendimden de örnek verebilirim. 35 sene önce çalışma hayatına girdiğimde öyle herkesin masasında telefon bulunması gibi bir durum yoktu. Bugün dünyanın en yaygın iletişim aracı olan telefon ancak belli pozisyonlardaki çalışanlara verilirdi ve bizim ofisimizdeki en yaygın iletişim aracı da Siemens’in T100 Teleprinter’ları idi. Ve eminim teknolojinin hayatları ‘iyileştireceğine’ dair beklenti ve iyimserlik o zaman da devam ediyordu. Bugün ise, yeni teknolojileri daha çok‘en kötü duruma mani olabilmek için’ bekliyoruz. Sadece Fukushima’dan dolayı da değil; nereye bakarsak bakalım, dünya imdat sinyalleri veriyor…

Bugünün teknoloji dünyasını hareket halinde tutan ve geleceği biçimlendiren temel birtakım ‘megatrendler’ olduğunu bir süredir dile getiriyoruz. Bunlar ana hatlarıyla dört başlık altında toplanıyor: Kentleşme, Küreselleşme, İklim Değişiklikleri ve Nüfus Yapısındaki Değişiklikler. Tüm bu megatrendlerin kapsamında yer alan farklı konulara baktığımızda bir numaralı acil konunun ‘çevre’ olduğunu görüyoruz. Bu şekilde tüketmeye, çoğalmaya, seyahat etmeye ve iktisadi faaliyette bulunmaya devam edersek yaşam dayanaklarımızı kendi ellerimizle yok edeceğiz.

İki numaralı acil konu, yoksulluk. Yoksulluktan tek çıkış yolu var: Eskiden yoksul olan Çin, Brezilya veya Hindistan gibi ülkelerde son yıllarda ortaya çıkan ve hayretler içerisinde izlediğimiz muazzam ekonomik büyüme. Bu büyümenin bir şekilde durması veya sekteye uğraması halinde savaşların ve sefaletin içersisinden, daha zengin bölgelere doğru kitlesel göçlerin yaşanması tehlikesi ile karşı karşıya kalabiliriz. Hindistan’da yaşadığım dönemde civarında bulunan yoksul mahallelerdeki aileleri her hafta ‘koca bir tencere çorba ile’ desteklemeye çalışan insanlar tanıdım. Bu elbette bir değerdir, bireysel bazda takdir edilesi bir sürdürülebilirlik örneğidir, ancak insanları sistemli bir biçimde yoksulluktan çıkarabilmek çok daha planlı ve kapsayıcı bir yönetim anlayışı gerektirir. İnsanların daha iyi bir hayat uğruna yerlerinden yurtlarından ayrılmak zorunda kalmaları çoğunlukla ‘dramatik’ durumlara işaret eder. Bu durumun ortaya çıkarabileceği sonuçlar ise tahmin bile edilemez. Fakat bu saydığımız ülkeler de Batılı toplumların yaptıklarının aynısını yaparlarsa, yakın bir gelecekte dünyanın tüm kaynakları tükenme sinyali verir. Üstelik yalnız petrol, su veya madenler gibi ekonomik değeri olan doğal kaynaklar değil, dinlenmek amaçlı gidilen sahiller bile yetersiz kalır.

Üç numaralı acil durum ise ‘nüfus yapısı’. Batılı toplumlarda, Japonya’da ve Çin’de yaşlıların toplam nüfus içerisindeki oranı hızla artıyor. Herkes gibi bu insanların da hayatlarını bir şekilde idame ettirmesi gerekiyor. Ama bu durum çalışma çağındaki insanlar üzerinde ‘üretkenliklerini artırma’ baskısı da yaratıyor. Bu noktada teknolojik yenilikler bir çıkış yolu olabilir. Ya da emekliler, emekli olmayı bırakıp işin ucundan tutmaya devam edecekler., Öyle üç dört yıllığına da değil, uzun süreler için. Ancak bunun için de sağlıkları yerinde olmalıdır. Sizce şu andaki tıp, mevcut koşullarla bunu sağlayabilir mi?

‘İcatlar’ın çıkış noktası: ‘İhtiyaçlar’
İhtiyaçlar icatların anasıdır. Güneş enerjisiyle çalışan uçaklar, doğal kaynakları koruyan toplu taşıma sistemleri, ekolojik açıdan doğru ayrıştıran tuvaletler, yaşlılıkta performansı arttıran beyin dopingi ve benzer gelişmeler. Bunların hepsi büyüleyici fikirler ve gerçekleşmeleri halinde de, gerçek birer ‘dünya harikaları’…

Hâlihazırda en çok tartışılan teknolojiyi ele alalım: Enerji teknolojisi. Almanlar gelecekte ne nükleer enerjiye muhtaç olmamak, ne de nükleer enerjiden çıkışı telafi etmek için atmosfere fazladan CO₂ salmak istiyorlar. Alman halkının iradesi ve Berlin’in kararı bu yönde… Peki, bizimki gibi gelişmekte olan ülkelerin bu konudaki yaklaşımı ne olmalı?

Aslına bakarsanız enerji ihtiyacımızı nükleer ve aynı zamanda iklime zarar vermeyen enerji kaynaklarından karşılayabilmemiz, hiçbir şekilde ‘sadece mühendislerin ve şirketlerin aklına gelen şeylere’ bağlı değil. Bu teknolojileri ne büyüklükte bütçelerle sübvanse edeceğimize de bağlı değil. Hatta asıl mesele bu bile değil. Çünkü çevre dostu yollardan elde edilen enerjiyi, şimdiye kadar yaptığımız gibi gelecekte de hiç kaygı duymadan, tasarruftan uzak bir biçimde kullanabileceğimizi ve israf edebileceğimizi düşünürsek, yeni döneme zaten yanlış bir başlangıç yapmış oluruz. Dolayısıyla kolektif yaklaşım, öncelikle, yarar getirmediğini bildiğimiz mevcut davranış biçimlerinden uzaklaşmayı gerektiriyor. Yoksa yerimizde sayıyor olacağız. Örneğin, önemli bir kısmı Asya kıtasına kaydırılan fotovoltaik hücre üretimi sonucunda bölgede çevreye yoğun miktarda zehirli madde salgılanıyor. Keza, çok sayıda plansız yeni rüzgâr çiftliği ve enerji nakil hattının kurulmasına yönelik yoğunlaştırılmış bir program, her inşaat furyası gibi çevre ve sağlığa zarar verebilir. Sadece bu sebeplerden dolayı bile enerji tasarrufunu bir yaşam biçimi haline getirmemiz gerekiyor. Ve bu öğrenilebilir bir şey, yeni enerji çağına doğru yola koyulmak öncelikle eğitimle ilgili, teknikle değil!.. Konuyu daha önce bahsettiğim ‘dünya harikaları’ olgusuna bağlayacak olursak ,asıl yeni ‘dünya harikası’, ‘insanların davranışlarını değiştirmesi’ olurdu!..

Bir de öğrenmeyle icat etme arasındaki ilişkiye değinmek istiyorum. Farklı yaşamak isteyen bir toplumun, teknolojiye yönelik yeni beklentileri de olur. Yeni şeyler icat eder. Muhtemelen 20-30 yıl sonra enerji üretimi, enerji verimliliği ve hammadde kıtlığı hakkında bugünkünden farklı bir şekilde konuşacağız. Bunun nedeni de, mucit ve mühendislerin parlak fikirlere sahip olmaları ve toplumun da bu fikirleri faydalı bir şekilde değerlendirmesi olacak.

“Ne, ne zaman ve nasıl” sorularına ilişkin fazla tahminde bulunmak kuşkusuz mümkün değildir. Zira yeni teknolojiler her zaman şu anlama da gelir: Tesadüfler ve sürprizler. 18. yüzyılın ikinci yarısında bir İskoçyalı, buhar makinesinin geliştirilmesi için çabaladı. James

Watt, buhar makinesine ayrı bir kondansatör eklemeyi başardığında, makinenin verimini üç kat arttırmış ve böylece sanayi devrini başlatmış oldu. Metalürjiden tutun da, gerekli sermaye ve büyük bir proletaryaya kadar bütün diğer şartların da mevcut olmasın sebebiyle artık tam yol ilerlemenin önünde bir engel kalmamıştı.

Bir sonraki ivme de benzer bir şekilde oluştu: Amerikalı Samuel Ruben 1942 yılında, önce askeri telsizlerde, daha sonra da işitme cihazlarında ve saatlerde kullanılan minyatür cıva bataryasını icat etmişti. Altı yıl sonra William Shockley’in çalışan ilk transistoru üretmesiyle birlikte birdenbire, insanlı uzay yolculuğunu, televizyonu ve daha sonra bilgisayar çağını mümkün kılan teknik bir ikili meydana geldi. Ve bütün bunlar ‘planlanmamıştı’.

Bu tür ‘hesaplanmayan’ gelişmeler aslında teknoloji tarihi için tipiktir. Planlama vasıtasıyla teknolojik gelişmenin sadece daha can sıkıcı ve aşamalı türleri programlanabilir: Aya iniş gibi, bilim adamlarının kimyasal bileşikleri sırasıyla deneyerek oluşturduğu ‘ilaç endüstrisi’ gibi derli toplu projelerde planlama yöntemi zaman zaman işe yaramıştır. Ancak bir sonraki çığırın ne şekilde açılacağını kimse bilmiyor. Belki de tam şu anda herhangi bir laboratuarda geliştirilen yeni bir malzeme veya yeni bir yazılım bir sonraki çığırı açacak olan teknolojik gelişme olacak. Göreceğiz.

Bir de şu faktör var: Gerçek yenilik çoğu zaman, bir teknolojinin beklenmedik bir şekilde kullanılmasında saklıdır. Örneğin eğlence amaçlı kullanılması öngörülen ilk mikroskoplar, bilimin kudretli araçları haline geldiler. Bugün en etkili sosyal platformlardan biri olan Facebook başlangıçta flört ve buluşma platformu olarak düşünülmüştü. Şunu söylemek istiyorum: Kullanıcıların hayal gücü, mühendislerin hayal gücünü aşıyor.

Yazımı yine bu nokta üzerinden bitirmek istiyorum. İnsanların en çok kullandığı iletişim yöntemlerinden biri olan SMS, başlangıçta sadece “teknik personelin kontrol sinyalleri için” düşünülmüştü. Günümüzde ise telefonla konuşmaktan daha önemli hale geldi. Harvard’da görev yapan iktisatçı Robert Jensen ve birlikte çalıştığı bilim adamlarının 2007 yılında yaptıkları şu tespit kimin aklına gelirdi ki: Cep telefonlarının kullanılmaya başlaması, Güney Hindistan kıyılarındaki balıkçıları yoksulluktan kurtaracaktı. Balıkçılar, teknelerinden kendi aralarında ve karadaki müşterileriyle avlanacak balık miktarı ve fiyatlarını görüşmeye başlamıştı. Yeni keşfedilen bir şey yoktu – en azından mühendisler tarafından. Fakat balıkçılar, yeni bir üretim şeklini keşfetmişti.

Cep telefonu balıkçılar için bir dünya harikasıydı. Yani iyimser olabiliriz: mucizeler her zaman yaşanır.

Yorum yapılmamış

    Bir cevap yazın